Hazırlayan: Hasip Sönmez
Osmanlı tarihinin en gelişmiş çağı kabul edilen 16. Yüzyılda,
bu çağı adeta özünde toplayan ve öne çıkan dört isim vardır: Kanunî,
İstanbul, Süleymaniye ve bunları görsel bir simgeye dönüştüren
SİNAN.
Bu programımızda kendisini anacağımız ve tanımaya çalışacağımız isim
bu dört isimden biri olan, gelmiş geçmiş en iyi mimarımız, dünya
çapında dahî bir sanatkar, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak
devrine damgasını vuran, mimariyi zirveye ulaştıran Mimar Sinan.
Mimar Sinan’ın ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve
çelişkili bilgiler, çağdaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin onun ağzından
yazdıklarına, mimarbaşı olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi
vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge ve kitaplara dayanmaktadır.
Doğum tarihi hakkında çok kesin bilgiler olmamakla beraber bazı
kayıtlardan, Hicri 9 Recep 895 / Miladi 28 Mayıs 1490 tarihinde
Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğduğu, dedesinin Doğan Yusuf Ağa diye
bilindiğini ve babasının da Doğan Yusuf Ağa’nın oğlu Abdulmennan
olduğunu öğrenmekteyiz. Ağırnas, bir zamanlar Erciyes dağının
püskürttüğü lavların oluşturduğu volkanik tabaka üzerine kurulu bir
köydü. Doğal olarak burada yaşayan insanlar da Selçukludan günümüze
dek geçimlerini bu volkanik taşlarda taş işçiliği yaparak
sağlamışlardır. Kesin kayıtlar olmamakla birlikte Sinan’ında
devşirildiği güne kadar bu işle uğraştığı düşünülmekte. Taşlara
şekil vermeyi, onlarla konuşmayı çocuk yaştan bildiğine inanılıyor.
Çocukluğunu köyünde geçirmiş, ilk bilgi kaynaklarını Kayseri’den
almıştı. Küçük yaşında henüz çocukluk çağlarındaki iken köyünün
temiz ve duru havalarında arkadaşları ile birlikte oynayarak,
bahçelerin içerisine su yolları yapar, tavuk kümesleri kurar, küçük
ev modelleri yapardı. Bu suretle yapıcılıkta arkadaşları ve
köylülerince tanınan Sinan, gençliğinde bir aralık Kayseri’ye
gelerek yapı işlerinde uğraşmış ve Kayseri’deki ustaların yanında
çalışmıştır. Kendisinin devşirildikten sonra dülger(marangoz) olarak
çalışmaya başlaması da bu kanıyı kuvvetlendiriyor.
Sinan'ın yaşamına ve ailesine ilişkin belgeleri bulup yayımlayan,
ayrıntılı olarak inceleyen ve tartışan araştırmacı-tarihçi İbrahim
Hakkı Konyalı'nın kullandığı belgeler, hiçbir yoruma gerek kalmadan
Sinan'ın Anadolu'dan devşirildiğini açıklar. Sinan'ın Kayserili
olduğunu kesin olarak gösteren en önemli belge II. Selim
dönemindendir. Bu belgeKıbrıs fethedildikten sonra Kayseri
Bölgesindeki "zimmi"lerin adaya yerleştirilmeleri sırasında, hassa
mimarbaşı olan Sinan'ın sultana bir mektup göndererek akrabalarının
bu zorunlu göçten affedilmesini istediğini bildiren ve Akdağ
Kadısı'na gönderilen Aralık 1573 tarihli bir fermandır.Karaman
Beylerbeyi o sırada Karaman'a bağlı olan bu bölgedeki hangi
zimmilerin Kıbrıs'a sürülmeyeceği konusunda daha aydınlatıcı bilgi
isteyen bir mektubu İstanbul'a göndermişti. Aralık 1573 te kendisine
verilen yanıtta özellikle Sinan'ın köyündekilerin affedildiklerini
bildirmiştir.
İbrahim Hakkı Konyalı bu konudaki eserinde, Ağırnas köyünün hiç
Ermeni’si olmayan bir Rum köyü olduğunu ve Rumların bu köyü terk
etmeden önce Taşçıoğlu adlı bir Rum ailesinin Sinan'ın kendi
ailelerinden geldiğini söylediklerini nakleder. Sinan kendisi
Müslüman olduğu gibi kardeşinin çocuğunu da İstanbul'a getirerek
Müslüman yapar. Sinan'ın bu bölge ile ilişkisi yaşamı boyunca
sürmüştü.
Büyüdükçe çevresi kendisine dar gelmeye başlayan bu dinç ve çalışkan
köylü çocuğunda İstanbul’a gitmek tasası artmaya başlamıştı. Çok
eski yıllardan beri devam eden bir alışkanlığa göre Kayseri
yakınındaki bir takım köylerin halkı taşçılık, yapıcılık ve sair
işleri görmekle geçinirlerdi. Bunlardan bir kısmı İstanbul’a ve
diğer şehirlere giderek yapıcılık, nakkaşlık, marangozluk gibi
sanatlarda çalışırlardı. Kaynaklara göre Sinan’da, Yavuz Sultan
Selim padişah olduktan sonra başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi
Anadolu'dan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca
İstanbul'a götürülmüştü. Kayıtlara göre İstanbul’a geldiğinde 22
yaşında olan Sinan, gürbüz, babayiğit bir delikanlıydı. İstanbul’a
varınca devşirme çocuklarla birlikte At Meydanındaki saraya
girmişti. O dönemlerde orduya gerekli olan sanatkarlar bu saraylarda
yetiştiriliyordu. Yükselmek için saraylara girmek, orduya katılmak
gerekli idi. Sinan’da bu yönde At Meydanındaki Saraya sokulmuştu.
Buraya giren gençlerin içerisinde her kişinin becereceği ve
yapabileceği işlere göre duvarcılık, naccarlık, bostancılık gibi
daha bir çok iş bölümlerine ayrılır ve ustaların yanlarında
çalışırlardı. Sinan’da naccarlığa seçildi ve iki yıl kadar bu işle
uğraşarak kendisini geliştirdi.
Mimar Sinan'ın yaşamına ilişkin kaynakların başında genç dostu
nakkaş Mustafa Sai Çelebi'nin, kendisinin ağzından yazdığını
söylediği için otobiyografi diyebileceğimiz iki yapıtı vardır:
Tezkiretü'l Bünyan ve Tezkiretü'l-Enbiya. Sai Efendi Tezkiretü'l
Bünyan'da bunu yazmaya nasıl başladığını anlatır:
“Bir gün mutlu padişahın baş mimarı olan Abdulmennan oğlu Sinan,
güçsüz bir ihtiyar olunca tarih sahifesinde ad ve şan bırakarak
hayırlı dua ile anılmasına vesile olmak üzere, kırık kalpli,
değersiz, düşkün olan bu duacı Sai'den, nâzım ve nesir olarak,
hatıralarını yazmamı dilediler. Elimden geldiğince, bana büyük bir
huzur ve sevinç kaynağı olan bu kırık ezgili armağanı hazırladım.”
Sinan'ın önce bir marangoz, sonra bir asker mühendis olarak uygulama
içinde yetiştiğini biliyoruz. Tezkiretü'l-Enbiya'nın manzum
bölümünde kabiliyetinin Allah(c.c) vergisi olduğunu, fakat çok
çalıştığını söylerken, kendisini marangozlukta yetiştirdiğinden
bahsederek üstadını, Allah’(c.c)ın cennet makamına çıkarmasını şöyle
dilemektedir.
“Hakkın bir lütfu imiş kâbiliyet
Kılub cehd eyledim tekmili san'at
Huda şad eyleye rûh-i revânın
Îde Firdevs-i âlâda makâmın
Benim üstâdımın kim aferin bad
Beni neccarlıkta kıldu üstad
Yoluyla, san'atımla, hizmetimle
Çalıştım ta tıfûliyyet çağında
Dahi akran içinde gayretimle
Yetişdim Hacı Bektaş ocağından…”
Osmanlının özgün devlet yapısı, kendi sistemi içinde kalmak üzere,
bir genci elinden tutup yeteneğinin sınırları elverdiğince devletin
en üst idarî katlarına kadar çıkarıyor. Bu onun yaşamında kişisel
yetenek ve çabaya büyük yer veren bir sistemin ulaşabileceği teşvik
edici ve üretici ortamın kışkırtıcı gücü konusunda fikir sahibi
olmamızı sağlıyor. Sinan, hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz
nadir sanatçılarımızdan biri olduğu halde, gerçekte biz onu kişi
olarak pek fazla tanımıyoruz. Sinan'ı kişi olarak ya da
düşüncesiyle değil, sanatıyla biliyoruz. Başka bir deyişle, Sinan
ile Sinan'ın sanatı eşanlamlı oluyor.
Zeki, genç ve dinamik olduğu için seçilenler arasındaydı. Acemi
oğlan Ocağına girdi, burada çok sıkı askeri eğitimin yanında herkes
kabiliyetine göre sınıflandırıldığı için neccar sınıfına ayrıldı ve
meslek öğrenebileceği bazı büyük inşaatlarda çalıştırıldı. Neccarlık
(marangozluk) mesleğini hayatının bu devresinde öğrendi. Bu şekilde
İstanbul’un en meşhur, şöhretli ustalarıyla, mimarlarıyla tanıştı ve
onlardan dersler aldı. Bu mimarlar arasında Beyazıd Camiinin ustası
mimar Hayreddin de vardı. Acemioğlanlık devresini dokuz yılda
tamamlayan Sinan’ın asıl kabiliyetini geliştiren bu dersler değil,
yaptığı seyahatler oldu. Kendisi bu hususu hatıratında şöyle
anlatmaktadır. “Asker ocağına girdikten sonra önce marangozluğa
merak ettim, iyi ustalar yanında çalışıp, yetiştim. Bıkıp usanmadan
çalışarak bu sanatın bütün inceliklerini öğrendim. Kendimi göstermek
için fırsat gözlemeye başladım. Bilhassa ülkeler gezip görgümü
artırmak istiyordum. Çok geçmeden bu fırsat çıktı. Sultan Selim
Han’ın ordusunda Acem ve Arap diyarlarını baştan başa gezdim.
Mimarlığı ve hendeseyi öğrendim. Gördüğüm her binadan, her harabeden
ibretle dersler aldım.”
Sinan, At Meydanındaki Saraydan gerekli sanat terbiyesi ve bilgisi
aldıktan sonra ocaklı olarak orduya katılmış, babayiğit bir yeniçeri
idi. İlk defa 1514 yılında Çaldıran savaşına gitti. Tebriz’e kadar
Anadolu’yu bir baştan öteki ucuna kadar uzun süren bir yaya
yolculuğunda ordu ile beraber dolaştı. Üsküdar’dan başlayarak
Tebriz’e varıncaya kadar yol uğrağındaki büyük şehirlerde tarih ve
Mimarlık bakımından değerli olan yapılar görmüş, Danişmend ve Selçuk
oğullarının eserleri ile diğer eski ve yeni devirlere ait Türk
Kültürünün izlerini ve tarihi anıtlarını gözden geçirmişti.
Sinan Osmanlı ordusuna bir nefer olarak katıldı ama bilgi ve
becerisi ile kısa zamanda kendisini sevdirerek peş peşe çeşitli
rütbelerle taltif edilip Başmimarlığa kadar yükseldi. 1514 te Yavuz
Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra 1517de de Mısır seferine
katıldı. Halep, Suriye, Hicaz yolu ile Türk ordusu ile giderken
vardığı ülkelerdeki Mimari tarzları, Mısır’da ve diğer uğradığı
yerlerdeki kalan eserlerin yükselmiş sütun ve duvarlarını
kemerlerin, revakların biçimlerinin Türk ve İslam mimarı tarzındaki
hendesesi, tezyinatta işçiliğinin değeri gözünden kaçmamış olduğu
besbellidir.
Yaya olarak gittiği
bu yorucu seferler, bunun içindir ki, her gün sanat tarihinden
açılan yeni bir yaprak ve ilerlemesi yönünden aldığı birer ders
olmuştur.
Sinan bu seferleri
şöylece anlatır.
“Olup yeniçeri çektim cefayı
Piyade eyledim nice gazayı
Yolumla, sanatımla, hizmetimle
Dahi akran içinde gayretimle ...”
Kanunî Sultan Süleyman zamanında ise yeniçeri oldu ve 1521 de
yapılan Belgrad seferi ile 1522 de Rodos seferinde bulunarak atlı
sekban oldu. 1526 da Mohaç Meydan Muharebesine katıldı. Daha sonra
sırası ile acemi oğlanlar yayabaşılığına, kapı yayabaşılığına ve
zenberekçibaşılığa yükselerek 1532'de Alman seferine, 1534'de
Irakeyn seferine katılarak Tebriz ve Bağdat’ı gördü. Irakeyn
seferinde, Van Kalesi Muhasarasında, göl üzerinde nakliyat yapan
kalyon inşa edip bunlara top yerleştirerek hizmet verdi ve bundan
sonra haseki rütbesine yükseldi. Bu unvanla Korfu, Pulya (1537) ve
Kara Boğdan (Moldova) 1538 seferlerine katılan Mimar Sinan, Moldova
(Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine on üç günde kurduğu köprü
ile Kanunî Sultan Süleyman'ın takdirini kazandı. Bu hadise
kayıtlarda şöyle anlatılmaktadır.
“Son seferlerinden olan Kara Boğdan seferinde, ordunun Prut nehrini
geçmesi için bir köprü yapılması gerekiyordu. Ordudaki mimarların
yaptıkları köprüler sürekli çökünce bu iş başarılamadı. Bunun
üzerine Lütfi Paşa, Kanuni Sultan Süleyman Han’a bunu ancak haseki
Sinan’ın yapabileceğini arz etti. Padişahın verdiği emir üzerine
harekete geçen ve Nehrin kıyısı kil olduğu için köprülerin çöktüğünü
fark eden Sinan bir plan yapıp, ordudaki bütün mimar ve neccarları
toplayarak on üç günde büyük ve yüksek bir köprü yapıp ordunun
karşıya geçmesini sağladı.”
Katıldığı seferlerde Sinan Suriye, Mısır, Irak, İran, Balkanlar,
Viyana'ya kadar Güney Avrupa'yı görüp mimari eserleri inceledi ve
bir savaşçıdan ziyade, istihkamcı olarak hizmet verdiği bu dönemde
ordunun geçtiği yollarda köprü, yol, kale, han, çeşme ve türbe gibi
çeşitli yapılar inşasında devrinin mahir ustaları ile birlikte
çalışarak kendisi de birçok eser verdi. Bu işlerdeki başarılarından
dolayı 1538 de reis-i mimârân-ı dergâh-ı âli (yüksek dergah
mimarlarının başı) rütbesini aldı ve 35 sene bu görevi yürüttü.
Mimar Sinan arkasında, günümüzde dahi sırları çözülemeyen bir çok
eser bırakarak Hicri 996-Miladi 17 Temmuz 1588 de İstanbul'da vefat
etti. Süleymaniye Camii Külliyesi içinde, ölümünden az önce kendisi
tarafından yapılan türbesine defnedildi. Türbesi Süleymaniye Camii 'nin
eski ağalar kapısının karşı köşesinde, yol ayrımında üçgen bir
alandadır. Önde som mermerden yapılmış bir sebil görülür. Sebilin
arkasındaki ufak mezarlıkta 6 sütunlu, üstü örtülü ve etrafı açık
türbede Mimar Sinan'ın mezarı bulunur. 1933 yılında Mimar Vasfi
Egeli tarafından restore edilen türbede, Sandukanın uçları ile
üzerindeki burma kavuk, mermerdendir. Sokağa bakan demir parmaklıklı
bir pencereden türbe görünür.
Sinan, sadece, hem saray hem de onunla özdeşleşmiş bir devlet
kurumunun başı olarak halâ kendi eliyle iş yapan bir ortaçağ mimarı,
kökeni taşçılık olan bir heykel ya da bir taş ustası değildi. İlk
tasarımı hazırlayan ve "resmini" sultanlara ya da başka patronlara
kabul ettiren, kendi çağı için bir tasarımcı, bir mimar, zanaatkar
kökenli bir yapı ustası, Prut üzerinde on günde büyük bir ahşap
köprü kurabilecek bir inşaat mühendisi, Van Gölü üzerinde gemi inşa
edebilecek bir marangoz ustasıydı ve marangozluğuyla da iftihar
ederdi.
Mimar Sinan sadece dâhi bir mimar değil, aynı zamanda büyük bir ilim
adamıdır. Prof. Dr. Asım Yıldız’ın ifadesi ile o, “Dehasını sadece
mimarlık sanatında göstermekle kalmamış, aynı zamanda birkaç yüz yıl
sonrasının Avrupa bilimini geride bırakacak bilimsel keşifleri de
gerçekleştirmeyi başarmıştır.” Çünkü o yapısal akustik ve toprak
dinamiğine ait yaptığı çalışmalarla çağını aşmıştı. Bu çalışmaları
hâlâ orijinalliğini korumaktadır. Bu gün dipdiri ayakta bulunan
Süleymaniye Camiinin ses düzeninde ve mimarisinde öyle bir sistem
geliştirmişti ki, kürsüden çıkarılan ses değişikliğe ve azalmaya
uğramadan her yerde aynen duyulabilmektedir. Sinan bunu pürüzsüz
sütunları öyle kullanarak sesin geri yansımasını ve zayıflamasını en
asgariye indirmeyi başarmıştı. Bu günkü yapılarda ise hala bu başarı
elde edilememiş olup, muhtelif ses cihazları kullanılmak durumunda
kalınmaktadır.
Mimar Sinan’ın ilmî keşiflerinden bahsetmek gerekirse burada da
ilkleri bulunduğu görülmektedir. Bu gün elastik bir yapıdaki kuvvet
ile yer değiştirmenin lineer olarak birbirleri ile ilgili
olduklarını, yani lineer elastikiyet teorisini İngiliz Robert
Hook’un bulduğu belirtilir. Oysa Sinan ondan önce bu teoriyi
eserlerinde uygulamayı başarmıştı. Yine Mimar Sinan büyük ölçüde
statik yük altında gözenekli katılardaki suyun tazyikle
sıkıştırılması yolunu da ilk defa açmıştı. Oysa bu 20 nci yüzyılda
Karl Terzaghi tarafından ortaya atılan konsolidasyon teorisinin
konusu içerisinde yeniden ele alınmıştır. Dr. Terzaghi, sadece Sinan
ve talebelerinin ilmi prensipleri ve üstün sanat kabiliyetleriyle
yaptıkları eserleri ortaya çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda
konsolidasyon teorisini formüle etmesine imkan tanıyan inşaatçılığa
ait bilgi ve ilgili dokümanları da bulmuştu. Sinan, sadece temel
toprağının kuvveti ile yer değiştirme arasındaki lineer alakayı
bulup kullanmakla kalmamış, aynı zamanda gerilme ile mukavemet
ifadelerini de ilk defa kullanan mimar olmuştur. Mimar Sinan’ın
böyle bir şeyi, Karl Terzaghi’nin konsolidasyon teorisini formüle
etmesinden dört yüz sene önce düşünmüş olması, onu, gelmiş geçmiş en
büyük bilim adamları arasına dahil eder.
Mimar Sinan'ın mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser
dikkat çekicidir. Bunlar Halep’te Hüsreviye Külliyesi, Gebze'de
Çoban Mustafa Paşa Külliyesi ve İstanbul'da Hürrem Sultan için
yapılan Haseki Külliyesi'dir.
Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser ise, O'nun sanatının
gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, Şehzadebaşı
Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrıca imaret, tabhane (mutfak),
kervansaray ve bir sokak ile ayrılmış medrese bulunur.
Kanuni ölen oğlu Şehzade Mehmet anısına bir cami yaptırmak ister.
Böylece Sinan’ın çıraklık eserim dediği Şehzade Cami ortaya çıkar.
Ama her devirde olduğu gibi o zamanda dehaları kıskanan ve çamur
atmak isteyen insanlar kuşkusuz vardı. Bu insanların varlığı ve
çıkarılan dedikodular Kanuni ve Sinan’ı çok kez karşı karşıya
getirmiştir. Bunlardan ilki Şehzade Camii’nin yapım aşamasında
yaşandı. Padişaha, Sinan’ın camide alem yaptığı söylenince Kanuni
camiye hışımla gitti. Gerçekten de Sinan caminin ortasında oturmuş
nargile içiyordu. Padişah hırsla yürüyünce ayağa kalkan Sinan ona
bakın der gibi işaret etti. Kulaklarında borularla kubbe çevresinde
aşağıdan gelen sesleri (nargile sesinin gelip gelmediğini) dinleyen
bir gurup işçi vardı. Sinan akustiği ayarlıyordu.
İstanbul’un büyük su
sıkıntısı içine düştüğü 16. yüzyılda Sinan, Kanuni Sultan
Süleyman’ın emri ile Kırkçeşme adı ile bilinen su tesisini
gerçekleştirdi. Kâğıthane ve Alibeyköy vadi ve sırtlarından toplanan
sular, bir çok su kemeri ile İstanbul’a taşınmış ve şehrin su
ihtiyacı giderilmişti. Bu kemerler arasında yer alan Mağlova su
kemeri, özellikle mimarlık ve mühendislik yaklaşımı açısından bir
şaheser sayılır. Dünyadaki su kemerleri arasında eşsiz bir örnek
olan Mağlova, Sinan’ın mühendislik referansı için büyük bir belge
niteliğindedir. İşte Sinan’ın
Kanuni’ye ikinci kez şikayet edilmesi ise bu “Kırkçeşme” projesinde
ortaya çıktı. İstanbul’a su getirmek için düzenlediği proje, kendini
kıskananlarca “O su yolu değil ayak yolu bile yapamaz” şeklinde
yorumlanmış ve projenin ne denli ütopik olduğu üzerinde durulmuştu.
Devletin parasının boşuna harcandığı Kanuni’ye ikide bir söylenince
Kanuni, Sinan’ı ziyaret etmiş ve projenin ayrıntılarını yerinde
görerek iyice dinler. Projeye güvenen Kanuni, Sinan’ı serbest
bırakır ve Sinan suyu İstanbul’a taşıyan kişi olur. Bu sefer de
dedikoducular suyun taze olmadığını, bayat olduğunu ileri sürerler,
fakat padişah bu söylenenlere aldırış etmez. Hatta sonuçtan öyle
memnundur ki Sinan’a bu hizmeti için kendisinden bir şey dilemesini
söyler.
Mimar kendi
evine özel bir su tesisatı yapılmasını isteyince Kanuni buna izin
vererek gerçekleştirir, ama yapılan bu özel uygulamayı belgelemez.
Sinan’ı kıskananlar yıllar sonra Kanuni’nin torunu III. Murad
devrinde Sinan’ın kaçak yollardan evine su tesisatı getirdiğini ve
yargılanması gerektiğini söylerler. Elinde bunun kendisine
Kanuni’den bir hediye olduğu ispatlayacak belgesi olmayan Sinan o
yaşlı haliyle zor duruma düşer.
İkinci eseri Süleymaniye Camii ise, Mimar Sinan'ın
İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Yirmi yedi metre çapındaki büyük
kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanın üzerine gayet
nisbetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Sükûnet ve asaleti
ifade eden bu sade ve ahenkli görünüşü ile Süleymaniye Camii,
olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir. Sekiz ayrı binadan
meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih Camii ve
Külliyesinden sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur.
Sinan mimari
çalışmalarınıda aynı anda pek çok işi birlikte yürütürdü. Mesela
kalfalık eserim dediği Süleymaniye camini yaparken aynı zamanda
Fenerbahçe Sarayı, Kırkçeşme su kanalı projesi ve başka pek çok
projeyle aynı anda ilgileniyordu. Bu durum da onu Kanuni’yle karşı
karşıya bırakmıştı. Hatta kendi ağzından yazılan hayat hikayesi
“Tezkiretü’l Bünyan” isimli eserde Kanuni’ye ilk başta kırıldığını
ifade eder. Sinan’ı kıskanan bir grup insan padişaha sürekli gidip
Sinan’ın Süleymaniye Cami yerine sürekli başka işlerle ilgilendiğini
ve Cami inşaatını ihmal ettiğini söylerler. Hatta yapılan kubbenin
her an düşme tehlikesi içerdiğini anlatırlar.
Söylentilerle sinirlenen Padişah öfkeyle gidip Sinan’a “Neden benim
camimle ilgilenmeyip mühim olmayan şeylerle uğraşıyorsun. Ne zaman
bitecek bu bina? Yoksa sen bilirsin” deyince Sinan çok kırılır,
üzüntüyle “İki ay içinde bitecek padişahım” der. Buna hem padişah
hem de beraberindekiler şaşırıp kalırlar. Mevcut durumunu gördükleri
koca binanın iki ay içinde bitmesi mümkün değildir. Padişahın
maiyetindekilerden biri Sinan’ı korumak için “Sen padişahın dediğini
anladın mı? Ne zaman kapısı kapanacak diye soruyor” deyip Sinan’ın
geri adım atmasını istemiş ama Sinan yeniden “İki ay dolunca bitmiş
olacak” diye yanıtlayıp geri adım atmamıştır. Bunun üzerine padişah
“Ağalar, Mimarbaşı’nın ne dediğine şahitsiniz” demiş ve oradan
ayrılmıştır. Olay sarayda duyulunca herkes Sinan’ın can korkusundan
aklını kaçırdığına, cinnet geçirdiğine hükmeder. Hatta Hazinedarbaşı
cinnet geçiren birinin Süleymaniye Camiini yapamayacağı ve paraları
boşu boşuna harcayacağı korkusuyla Sinan’ı huzura çağırır. Ona
camiyi ne zaman bitireceksin diye sorar. Sinan iki ay içinde der.
Eğer iki ay yerine başka bir zaman dilimi söyleseydi, Sinan farklı
farklı konuştuğu için dengesizlikle suçlanacak ve işi elinden
alınacaktı. Ama hem padişaha hem de kendisine aynı süreyi
söylemesini Hazinedarbaşı “ Endişelenecek bir şey yok kendisine
gayret gelmiş” diye açıklar.
Sinan bu iki ay boyunca gece ve gündüz çalışır ve Süleymaniye Camii
inşa olunur. Zaman darlığı yüzünden hiçbir şeyi üstünkörü yapmaz.
Süleymaniye’nin her şeyi uyum ve estetik içindedir. Hatta ondaki bu
uyumu gören günümüz yabancı araştırmacılar o tarihte böyle bir
mimari bilginin olamayacağını söylerler ve Sinan için “uzaydan
gelmiş gibi” tanımı kullanılır.
Mimar Sinan'ın üçüncü ve en güzel eseri ise, seksen yaşında
yaptığı Edirne Selimiye Camii'dir. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu
Sultan Selim adına yapılan bu camide, mimarın tüm maharetleri ortaya
dökülür. Selimiye’yi yaparken Hıristiyan mimarların “Dünyada
Ayasofya’nın kubbesinden daha büyüğünün yapılamayacağı hele hele de
bunu Müslümanların hiç yapamayacağını” söylemesi Sinan’ı asıl
şevklendiren unsurlardır. Ve Selimiye ile Mimar Sinan, Ayasofya’yı
geride bırakır. En büyük kubbe artık Selimiye’dedir. Selimiye'nin
kubbesi, Ayasofya’nın kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50
metre çapındaki kubbe, sekizgen şeklindeki gövde üzerine oturur. Üç
şerefeli ince minarelerine üç kişi aynı anda birbirini görmeden
çıkabilmektedir. Sinan bu camiin ustalık eseri olduğunu ve bütün
sanatını Selimiye'de gösterdiğini belirtmektedir. Mimar Sinan’ın,
Selimiye’yi yaparken ona manevi manalar yüklediği de rivayet olunur.
Tek olan büyük kubbe; Allah’ın birliğine, geniş olması; Hıristiyan
mimarlara galip gelindiğine, 5 kademeli cami pencereleri; İslam’ın 5
şartına, 4 vaaz kürsüsü; 4 ehli sünnet mezhebine, Selimiye
külliyesinin 32 kapısı; İslam’ın 32 farzına, arka minarelerde 6
yolun olması; imanın 6 şartına, minarelerindeki 12 şerefenin; camiyi
yaptıran padişahın 12. padişah olduğuna işaret ettiği söylenir.
Mimar Sinan, gördüğü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiş,
fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatını devamlı geliştirmiş
ve yenilemişti. Kendinden önceki bir çok yapıyı da restore ederek,
yıkılmalarını önlemiş ve bunların günümüze ulaşmalarını sağlamıştır.
Bunların içinde, dünyanın da ilgisini çeken Ayasofya, Sinan’ın
onarımları sayesinde günümüze taşınmıştır. Ayasofya’yı saran kalın
ve Sinan klasiğine özgü masif payandalar, yapının zayıf noktalarını
besleyen destekler, onun marifetiyle gerçekleşmiştir. Eserlerindeki
sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet
edebilecek miktardan daha kalın değildir. Kullandığı bütün mimari
unsurlarda bu hesap özellikle dikkati çeker.
Mimar Sinan aynı zamanda bir şehircilik uzmanıdır. Yapacağı eserin,
önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük başarı
göstermiş ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleştirmiştir.
Bilinen ve kayıt altına alınmış eserlerini saymaya kalktığımızda, 84
camii, 52 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3
darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8
mahzen, 48 hamam olmak üzere toplam 365 adet harika yapı önümüze
çıkar.
Mimarın bu eserlerini mesleki yönden inceleyenler, Sinan'ın depreme
karşı bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldığını söylemekteler. Bu
tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır. Sadece
Sinan'ın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları
emilerek, etkisiz hale getirilir. Yine yapıların zemininin
sağlamlaşması için kazıklarla toprağı sıkıştırmış dayanak duvarları
inşa ettirmiş, Süleymaniye'nin temelini, temelin zemine tam olarak
oturmasını sağlamak için 6 yıl bekletmiştir.
Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon
sistemi de kurar. Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve
nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülür. Ayrıca yapının
içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava
dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmıştı. Bunların dışında
yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının
temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır.
Buhar tahliye ve rutubet kanalları drenaj kanallarına bağlı olarak
uygulamaya konulmuştu.
İşte Sinan'ın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden
Mimar Abdülkadir Akpınar'ın söyledikleri: "Karşılaştığım bir
özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinan'ın eserlerinde en ufak
bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon
yüklenmiş. Çünkü yapıyı her şeyi ile bir bütün olarak ele almış.
Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel
almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz
almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş.
Örneğin Sinan Kur'an-ı Kerim'de geçen "Biz dağları yeryüzüne çivi
gibi gömdük..." ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki
kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil,
matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinan'ın
yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal
uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi
estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir.”
Osmanlı İmparatorluğu beş kıtada at koşturup ‘Nizâm-ı âlem’
derdindeyken sanatı, kültürü ve en önemlisi şu ana kadar dimdik
ayakta olan mimarisini de ihmal etmedi. İşte Mimar Sinan’da, Osmanlı
İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamış, I. Süleyman
(Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde
mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık
başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol
oynamıştır. Mimari bir deha olan Mimar Sinan Avrupa ve Asya da
Osmanlı imparatorluğunun mührünü her bölgeye bastı. Alınan
topraklara Türk sanatının ruhu kazındı. Bu nedenle etkisi ölümünden
sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. 1982'de
İstanbul'daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çekirdek olmak üzere
oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiş, 15.11.2001
tarihinde darphane tarafından üzerinde Sinan’ın doğum ve ölüm
yılları ile ismi yazılı, kendisinin ve bazı eserlerinin kabartma bir
figürü bulunan 999 ayar gümüşten, beheri 7,5 milyon TL. olan 60 bin
adet hatıra-koleksiyon para bastırılarak halka arz edilmiştir.
Ayrıca muhtelif tarihlerde, çok sayıda, çeşitli eserlerini gösteren
posta pulları bastırılmıştır.
Yüksek Mimar Gözde
Ramazanoğlu’nun, Kültür Dünyası Dergisi’nin Nisan 1998 tarihli 12
nci sayısındaki tespitleri şöyle:
“…Eğer Mimar Sinan suyu uygun eğimle alıp kilometrelerce kaçaksız
kayıpsız getirip İstanbul’da 40 ayrı merkezden dağıtabiliyorsa,
Mimar Sinan, su yolu uzmanı sayılmalıdır ki, Kırkçeşme suları
öyledir.
Eğer Mimar Sinan yaptığı binada kubbe kullanıyorsa; kubbe sesi en
güzel çınlatan formsa ve Sinan’ın binasında ses hem çoğalıp hem
çınlamıyorsa, hem büyük mekanlarda bile silinip yok olmuyorsa Sinan
akustik uzmanıdır ki inşa ettiği bütün camiler böyledir.
Eğer Mimar Sinan’ın yaptığı binalarda temel oturması, denize kayma (Azapkapı
Sokullu Mehmet Paşa Camiindeki gibi), bitişiğinde Atatürk Köprüsü
ağırlığında bir yapı oturduğu halde zemin statiğinde hareket
olmuyorsa, Sinan zemin statiği konusunda uzmandır ki örnekler bunu
göstermektedir.
Eğer Sinan yapısı yalı camilerinde hiç rutubet olmuyorsa;
Süleymaniye Caminde aspiratör olmadığı halde lambalardan çıkan is
bir merkezde toplanıyorsa ve ters rüzgarda içeriye geri dönmüyorsa,
Sinan bir havalandırma uzmanıdır.
Eğer Sinan’ın yaptığı camilerde ibadet seviyesinde gündüz güneş
ışığının aydınlığı ile akşam kandillerin ışığının aydınlığı aynı
değeri veriyorsa, Sinan aydınlatma uzmanıdır ki böyle olduğunu
ispatlamıştır....
Eğer Sinan Edirne Selimiye camini, 16.yy’da yapmışsa ve bundan
sonrada 300 yıl daha taş bina inşa edilmesine rağmen Selimiye
“Dünya taş yapı mimarisinin zirvesi “ kabul ediliyorsa, 1988 yılında
Uluslararası Kubbe Sempozyumu için dünyanın çeşitli yerlerinden
gelen kubbe uzmanı Mühendis Profesörler, Edirne Kapı Mihrimah Sultan
Camiini yeni bina hem de betondan zannediyorsa, Sinan’ın mühendislik
zekası tartışılmaz... “
Mimar Sinan, bir büyük imparatorlukta, imparatorluğun
yapısına uygun olarak çok yönlülüğü içeren bir sistemin
yöneticisidir. Yönetici-mimar-mühendis-kent plancısı-eğitimci
olarak, çağın imkanlarını sonuna kadar kullanan, sürekli kendini
yenileme ortamı oluşturma yolunda yöntem geliştiren, geçmişi,
gününü, geleceği belirli bir süreklilik duygusu içinde dikkate alan
bir tasarımcı ve uygulama insanıdır. Hassa Mimarlar Ocağı’nın
başında bulunan bir kişi olarak da, imparatorluğun konusu içine
giren tüm eylemlerinin sorumlusudur. Kısacası, çok yönlü bir kimliğe
sahip, düşünceyi uygulamaya dönüştürme becerisini aralıksız
sürdürebilen, Allah’(c.c)ın yetenek ve beceri özellikleriyle
süsleyerek yarattığı kullarından birisidir.
Mimar Sinan ve eserlerini bir program süresine sığdırmak tabiî ki
mümkün değildir. Yeni nesle Sinan ve onun gibileri anlatmak, onlar
gibi olabilmelerini sağlamak için topyekun bir çalışma içerisinde
olmanın gerektiğini bir kere daha hatırlatarak hepinizi Allah’(c.c)a
emanet ediyoruz.
Kaynakça
:
“Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi” Şaban Döğen
“Müslüman Bilim Adamları” Türkiye Gazetesi Yayınları
Alimler ve Sanatkârlar, Ahmed Refik,
Kültür Bak. Yayınları, 1980;
Rehber
Ansiklopedisi C. 12, Türkiye Gazetesi Yayınları;
Aksiyon Dergisi 15-21 Ocak 2000 sayısı Haşim Söylemez'in "Sinan
Depremi Çözmüştü" başlıklı yazısı.
http://www.sadabat.net/alim/mimarsinan.htm
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=315
http://my.ksu.edu.tr/~ilkerbek/?page_id=51
http://www.kayseri.gov.tr/scripts/script.asp?fx=kayserili_mimarsinan&basx=Mimar%20Sinan
http://www.efsaneler.com/dispefsane.asp?ei=882&kt=11
http://www.mimarsinan.bel.tr/m_mimarsinan.asp
http://www.historicalsense.com/Archive/sinan1_1.htm