'MİMAR SİNAN' ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI




Osmanlı Devleti’nin en parlak devrine damgasını vuran, mimariyi zirveye taşıyan, sanatkâr Mimar Sinan, dünyaya gelişinin 517. yıldönümünde 28 Mayıs 2007 tarihinde AKRA FM’de özel yayın akışıyla anıldı.
 
 

'MİMAR SİNAN' ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI

Mimar Sinan Özel Sohbeti
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 7 Temmuz 1994 tarihinde Kızılcıhaman’da verdikleri, “Bilim ve Teknolojinin Önemi, Mesleki Uzmanlık, İdealist Olmak” konulu konferansı, Mimar Sinan’ı anma günü vesilesiyle dinleyicilerin istifadesine sunuluyor.

Hadisler Deryası, Mimar Sinan Özel
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 4 Kasım 1984 tarihinde yaptıkları “Mescit Yaptırmanın Sevabı, Yerleşim Alanlarının Uygun İnşa Edilmesi” konulu sohbeti, Mimar Sinan’ı anma vesilesiyle dinleyicilerin istifadesine sunuluyor.

Mimar Sinan Özel Söyleşisi – 1
Mimar ve sanat tarihçisi Turgut Cansever’in konuk olduğu programda, “İstanbul Mimarisi ve Deprem” konusu masaya yatırılıyor.
Mimar Sinan Özel Söyleşisi – 2
Ömer Faruk Tuna’nın ev sahipliğinde İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bolumu emekli öğretim uyelerinden Prof. Dr. Semavi Eyice’nin konuk olduğu program da “Mimar Sinan'ın eserlerindeki sanat” konuşuluyor.
Mimar Sinan Belgeseli
Hasip Sönmez’in hazırlayıp Erol Eren’in seslendirdiği belgeselde, Mimar Sinan’ın hayatı ayrıntılı şekilde anlatılıyor.

İrfan Saati, Mimar Sinan Özel
Ayşe Engin ve Ayşe Engin’in hatırlayıp Büşra Ünsal’ın sunduğu programda Mimar Sinan’ın eserleri ve eserlerinin mimari özellikleri anlatılıyor.

Çevre Bilinci, Mimar Sinan Özel
Mimari yapıların çevreye etkileri ve Mimar Sinan’ın eserlerindeki estetik konu ediliyor.
Tarihten İzler, Mimar Sinan Özel
Programda  Mimar Sinan’ın hayatı kısaca anlatılıyor




MİMAR SİNAN’IN HAYATI

 
Hazırlayan: Hasip Sönmez

Osmanlı tarihinin en gelişmiş çağı kabul edilen 16. Yüzyılda, bu çağı adeta özünde toplayan ve öne çıkan dört isim vardır: Kanunî, İstanbul, Süleymaniye ve bunları görsel bir simgeye dönüştüren SİNAN.

Bu programımızda kendisini anacağımız ve tanımaya çalışacağımız isim bu dört isimden biri olan, gelmiş geçmiş en iyi mimarımız, dünya çapında dahî bir sanatkar, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devrine damgasını vuran, mimariyi zirveye ulaştıran Mimar Sinan.

Mimar Sinan’ın ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve çelişkili bilgiler, çağdaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin onun ağzından yazdıklarına, mimarbaşı olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge ve kitaplara dayanmaktadır. Doğum tarihi hakkında çok kesin bilgiler olmamakla beraber bazı kayıtlardan, Hicri 9 Recep 895 / Miladi 28 Mayıs 1490 tarihinde Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğduğu, dedesinin Doğan Yusuf Ağa diye bilindiğini ve babasının da Doğan Yusuf Ağa’nın oğlu Abdulmennan olduğunu öğrenmekteyiz. Ağırnas, bir zamanlar Erciyes dağının püskürttüğü lavların oluşturduğu volkanik tabaka üzerine kurulu bir köydü. Doğal olarak burada yaşayan insanlar da Selçukludan günümüze dek geçimlerini bu volkanik taşlarda taş işçiliği yaparak sağlamışlardır. Kesin kayıtlar olmamakla birlikte Sinan’ında devşirildiği güne kadar bu işle uğraştığı düşünülmekte. Taşlara şekil vermeyi, onlarla konuşmayı çocuk yaştan bildiğine inanılıyor.  Çocukluğunu köyünde geçirmiş, ilk bilgi kaynaklarını Kayseri’den almıştı. Küçük yaşında henüz çocukluk çağlarındaki iken köyünün temiz ve duru havalarında arkadaşları ile birlikte oynayarak, bahçelerin içerisine su yolları yapar, tavuk kümesleri kurar, küçük ev modelleri yapardı. Bu suretle yapıcılıkta arkadaşları ve köylülerince tanınan Sinan, gençliğinde bir aralık Kayseri’ye gelerek yapı işlerinde uğraşmış ve Kayseri’deki ustaların yanında çalışmıştır. Kendisinin devşirildikten sonra dülger(marangoz) olarak çalışmaya başlaması da bu kanıyı kuvvetlendiriyor.

Sinan'ın yaşamına ve ailesine ilişkin belgeleri bulup yayımlayan, ayrıntılı olarak inceleyen ve tartışan araştırmacı-tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı'nın kullandığı belgeler, hiçbir yoruma gerek kalmadan Sinan'ın Anadolu'dan devşirildiğini açıklar. Sinan'ın Kayserili olduğunu kesin olarak gösteren en önemli belge II. Selim dönemindendir.  Bu belgeKıbrıs fethedildikten sonra Kayseri Bölgesindeki "zimmi"lerin adaya yerleştirilmeleri sırasında, hassa mimarbaşı olan Sinan'ın sultana bir mektup göndererek akrabalarının bu zorunlu göçten affedilmesini istediğini bildiren ve Akdağ Kadısı'na gönderilen Aralık 1573 tarihli bir fermandır.Karaman Beylerbeyi o sırada Karaman'a bağlı olan bu bölgedeki hangi zimmilerin Kıbrıs'a sürülmeyeceği konusunda daha aydınlatıcı bilgi isteyen bir mektubu İstanbul'a göndermişti. Aralık 1573 te kendisine verilen yanıtta özellikle Sinan'ın köyündekilerin affedildiklerini bildirmiştir.

İbrahim Hakkı Konyalı bu konudaki eserinde, Ağırnas köyünün hiç Ermeni’si olmayan bir Rum köyü olduğunu ve Rumların bu köyü terk etmeden önce Taşçıoğlu adlı bir Rum ailesinin Sinan'ın kendi ailelerinden geldiğini söylediklerini nakleder. Sinan kendisi Müslüman olduğu gibi kardeşinin çocuğunu da İstanbul'a getirerek Müslüman yapar. Sinan'ın bu bölge ile ilişkisi yaşamı boyunca sürmüştü.

Büyüdükçe çevresi kendisine dar gelmeye başlayan bu dinç ve çalışkan köylü çocuğunda İstanbul’a gitmek tasası artmaya başlamıştı. Çok eski yıllardan beri devam eden bir alışkanlığa göre Kayseri yakınındaki bir takım köylerin halkı taşçılık, yapıcılık ve sair işleri görmekle geçinirlerdi. Bunlardan bir kısmı İstanbul’a ve diğer şehirlere giderek yapıcılık, nakkaşlık, marangozluk gibi sanatlarda çalışırlardı. Kaynaklara göre Sinan’da, Yavuz Sultan Selim padişah olduktan sonra başlatılan ve Rumeli'de olduğu gibi Anadolu'dan da asker devşirmeyi öngören yeni bir uygulama uyarınca İstanbul'a götürülmüştü. Kayıtlara göre İstanbul’a geldiğinde 22 yaşında olan Sinan, gürbüz, babayiğit bir delikanlıydı. İstanbul’a varınca devşirme çocuklarla birlikte At Meydanındaki saraya girmişti. O dönemlerde orduya gerekli olan sanatkarlar bu saraylarda yetiştiriliyordu. Yükselmek için saraylara girmek, orduya katılmak gerekli idi. Sinan’da bu yönde At Meydanındaki Saraya sokulmuştu. Buraya giren gençlerin içerisinde her kişinin becereceği ve yapabileceği işlere göre duvarcılık, naccarlık, bostancılık gibi daha bir çok iş bölümlerine ayrılır ve ustaların yanlarında çalışırlardı. Sinan’da naccarlığa seçildi ve iki yıl kadar bu işle uğraşarak kendisini geliştirdi.

Mimar Sinan'ın yaşamına ilişkin kaynakların başında genç dostu nakkaş Mustafa Sai Çelebi'nin, kendisinin ağzından yazdığını söylediği için otobiyografi diyebileceğimiz iki yapıtı vardır: Tezkiretü'l Bünyan ve Tezkiretü'l-Enbiya. Sai Efendi Tezkiretü'l Bünyan'da bunu yazmaya nasıl başladığını anlatır:
“Bir gün mutlu padişahın baş mimarı olan Abdulmennan oğlu Sinan, güçsüz bir ihtiyar olunca tarih sahifesinde ad ve şan bırakarak hayırlı dua ile anılmasına vesile olmak üzere, kırık kalpli, değersiz, düşkün olan bu duacı Sai'den, nâzım ve nesir olarak, hatıralarını yazmamı dilediler. Elimden geldiğince, bana büyük bir huzur ve sevinç kaynağı olan bu kırık ezgili armağanı hazırladım.”

Sinan'ın önce bir marangoz, sonra bir asker mühendis olarak uygulama içinde yetiştiğini biliyoruz. Tezkiretü'l-Enbiya'nın manzum bölümünde kabiliyetinin Allah(c.c) vergisi olduğunu, fakat çok çalıştığını söylerken, kendisini marangozlukta yetiştirdiğinden bahsederek üstadını, Allah’(c.c)ın cennet makamına çıkarmasını şöyle dilemektedir.

“Hakkın bir lütfu imiş kâbiliyet
Kılub cehd eyledim tekmili san'at
Huda şad eyleye rûh-i revânın
Îde Firdevs-i âlâda makâmın
Benim üstâdımın kim aferin bad
Beni neccarlıkta kıldu üstad
Yoluyla, san'atımla, hizmetimle
Çalıştım ta tıfûliyyet çağında
Dahi akran içinde gayretimle
Yetişdim Hacı Bektaş ocağından…”

Osmanlının özgün devlet yapısı, kendi sistemi içinde kalmak üzere, bir genci elinden tutup yeteneğinin sınırları elverdiğince devletin en üst idarî katlarına kadar çıkarıyor. Bu onun yaşamında kişisel yetenek ve çabaya büyük yer veren bir sistemin ulaşabileceği teşvik edici ve üretici ortamın kışkırtıcı gücü konusunda fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Sinan, hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz nadir sanatçılarımızdan biri olduğu halde, gerçekte biz onu kişi olarak pek fazla tanımı­yoruz. Sinan'ı kişi olarak ya da düşüncesiyle değil, sanatıyla biliyoruz. Başka bir deyişle, Sinan ile Sinan'ın sanatı eşanlamlı oluyor.

Zeki, genç ve dinamik olduğu için seçilenler arasındaydı. Acemi oğlan Ocağına girdi, burada çok sıkı askeri eğitimin yanında herkes kabiliyetine göre sınıflandırıldığı için neccar sınıfına ayrıldı ve meslek öğrenebileceği bazı büyük inşaatlarda çalıştırıldı. Neccarlık (marangozluk) mesleğini hayatının bu devresinde öğrendi. Bu şekilde İstanbul’un en meşhur, şöhretli ustalarıyla, mimarlarıyla tanıştı ve onlardan dersler aldı. Bu mimarlar arasında Beyazıd Camiinin ustası mimar Hayreddin de vardı. Acemioğlanlık devresini dokuz yılda  tamamlayan Sinan’ın asıl kabiliyetini geliştiren bu dersler değil, yaptığı seyahatler oldu. Kendisi bu hususu hatıratında şöyle anlatmaktadır. “Asker ocağına girdikten sonra önce marangozluğa merak ettim, iyi ustalar yanında çalışıp, yetiştim. Bıkıp usanmadan çalışarak bu sanatın bütün inceliklerini öğrendim. Kendimi göstermek için fırsat gözlemeye başladım. Bilhassa ülkeler gezip görgümü artırmak istiyordum. Çok geçmeden bu fırsat çıktı. Sultan Selim Han’ın ordusunda Acem ve Arap diyarlarını baştan başa gezdim. Mimarlığı ve hendeseyi öğrendim. Gördüğüm her binadan, her harabeden ibretle dersler aldım.”

Sinan, At Meydanındaki Saraydan gerekli sanat terbiyesi ve bilgisi aldıktan sonra ocaklı olarak orduya katılmış, babayiğit bir yeniçeri idi. İlk defa 1514 yılında Çaldıran savaşına gitti. Tebriz’e kadar Anadolu’yu bir baştan öteki ucuna kadar uzun süren bir yaya yolculuğunda ordu ile beraber dolaştı. Üsküdar’dan başlayarak Tebriz’e varıncaya kadar yol uğrağındaki büyük şehirlerde tarih ve Mimarlık bakımından değerli olan yapılar görmüş, Danişmend ve Selçuk oğullarının eserleri ile diğer eski ve yeni devirlere ait Türk Kültürünün izlerini ve tarihi anıtlarını gözden geçirmişti.

Sinan Osmanlı ordusuna bir nefer olarak katıldı ama bilgi ve becerisi ile kısa zamanda kendisini sevdirerek peş peşe çeşitli rütbelerle taltif edilip Başmimarlığa kadar yükseldi. 1514 te Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra 1517de de Mısır seferine katıldı. Halep, Suriye, Hicaz yolu ile Türk ordusu ile giderken vardığı ülkelerdeki Mimari tarzları, Mısır’da ve diğer uğradığı yerlerdeki kalan eserlerin yükselmiş sütun ve duvarlarını kemerlerin, revakların biçimlerinin Türk ve İslam mimarı tarzındaki hendesesi, tezyinatta işçiliğinin değeri gözünden kaçmamış olduğu besbellidir. Yaya olarak gittiği bu yorucu seferler, bunun içindir ki, her gün sanat tarihinden açılan yeni bir yaprak ve ilerlemesi yönünden aldığı birer ders olmuştur. Sinan bu seferleri şöylece anlatır.

“Olup yeniçeri çektim cefayı
Piyade eyledim nice gazayı
Yolumla, sanatımla, hizmetimle
Dahi akran içinde gayretimle ...”

Kanunî Sultan Süleyman zamanında ise yeniçeri oldu ve 1521 de yapılan Belgrad seferi ile 1522 de Rodos seferinde bulunarak atlı sekban oldu. 1526 da Mohaç Meydan Muharebesine katıldı. Daha sonra sırası ile acemi oğlanlar yayabaşılığına, kapı yayabaşılığına  ve zenberekçibaşılığa yükselerek 1532'de Alman seferine, 1534'de Irakeyn seferine katılarak Tebriz ve Bağdat’ı gördü. Irakeyn seferinde, Van Kalesi Muhasarasında, göl üzerinde nakliyat yapan kalyon inşa edip bunlara top yerleştirerek hizmet verdi ve bundan sonra haseki rütbesine yükseldi. Bu unvanla Korfu, Pulya (1537) ve Kara Boğdan (Moldova) 1538 seferlerine katılan Mimar Sinan, Moldova (Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine on üç günde kurduğu köprü ile Kanunî Sultan Süleyman'ın takdirini kazandı. Bu hadise kayıtlarda şöyle anlatılmaktadır.

“Son seferlerinden olan Kara Boğdan seferinde, ordunun Prut nehrini geçmesi için bir köprü yapılması gerekiyordu. Ordudaki mimarların yaptıkları köprüler sürekli çökünce bu iş başarılamadı. Bunun üzerine Lütfi Paşa, Kanuni Sultan Süleyman Han’a bunu ancak haseki Sinan’ın yapabileceğini arz etti. Padişahın verdiği emir üzerine harekete geçen ve Nehrin kıyısı kil olduğu için köprülerin çöktüğünü fark eden Sinan bir plan yapıp, ordudaki bütün mimar ve neccarları toplayarak on üç günde büyük ve yüksek bir köprü yapıp ordunun karşıya geçmesini sağladı.”

Katıldığı seferlerde Sinan Suriye, Mısır, Irak, İran, Balkanlar, Viyana'ya kadar Güney Avrupa'yı görüp mimari eserleri inceledi ve bir savaşçıdan ziyade, istihkamcı olarak hizmet verdiği bu dönemde ordunun geçtiği yollarda köprü, yol, kale, han, çeşme ve türbe gibi çeşitli yapılar inşasında devrinin mahir ustaları ile birlikte çalışarak kendisi de birçok eser verdi. Bu işlerdeki başarılarından dolayı 1538 de reis-i mimârân-ı dergâh-ı âli (yüksek dergah mimarlarının başı) rütbesini aldı ve 35 sene bu görevi yürüttü.

Mimar Sinan arkasında, günümüzde dahi sırları çözülemeyen bir çok eser bırakarak Hicri 996-Miladi 17 Temmuz 1588 de İstanbul'da vefat etti. Süleymaniye Camii Külliyesi içinde, ölümünden az önce kendisi tarafından yapılan türbesine defnedildi. Türbesi Süleymaniye Camii 'nin eski ağalar kapısının karşı köşesinde, yol ayrımında üçgen bir alandadır. Önde som mermerden yapılmış bir sebil görülür. Sebilin arkasındaki ufak mezarlıkta 6 sütunlu, üstü örtülü ve etrafı açık türbede Mimar Sinan'ın mezarı bulunur. 1933 yılında Mimar Vasfi Egeli tarafından restore edilen türbede, Sandukanın uçları ile üzerindeki burma kavuk, mermerdendir. Sokağa bakan demir parmaklıklı bir pencereden türbe görünür.

Sinan, sadece, hem saray hem de onunla özdeşleşmiş bir devlet kurumunun başı olarak halâ kendi eliyle iş yapan bir ortaçağ mimarı, kökeni taşçılık olan bir heykel ya da bir taş ustası değildi. İlk tasarımı hazırlayan ve "resmini" sultanlara ya da başka patronlara kabul ettiren, kendi çağı için bir tasarımcı, bir mimar, zanaatkar kökenli bir yapı ustası, Prut üzerinde on günde büyük bir ahşap köprü kurabilecek bir inşaat mühendisi, Van Gölü üzerinde gemi inşa edebilecek bir marangoz ustasıydı ve marangozluğuyla da iftihar ederdi.

Mimar Sinan sadece dâhi bir mimar değil, aynı zamanda büyük bir ilim adamıdır. Prof. Dr. Asım Yıldız’ın ifadesi ile o, “Dehasını sadece mimarlık sanatında göstermekle kalmamış, aynı zamanda birkaç yüz yıl sonrasının Avrupa bilimini geride bırakacak bilimsel keşifleri de gerçekleştirmeyi başarmıştır.” Çünkü o yapısal akustik ve toprak dinamiğine ait yaptığı çalışmalarla çağını aşmıştı. Bu çalışmaları hâlâ orijinalliğini korumaktadır. Bu gün dipdiri ayakta bulunan Süleymaniye Camiinin ses düzeninde ve mimarisinde öyle bir sistem geliştirmişti ki, kürsüden çıkarılan ses değişikliğe ve azalmaya uğramadan her yerde aynen duyulabilmektedir. Sinan bunu pürüzsüz sütunları öyle kullanarak sesin geri yansımasını ve zayıflamasını en asgariye indirmeyi başarmıştı. Bu günkü yapılarda ise hala bu başarı elde edilememiş olup, muhtelif ses cihazları kullanılmak durumunda kalınmaktadır.

Mimar Sinan’ın ilmî keşiflerinden bahsetmek gerekirse burada da ilkleri bulunduğu görülmektedir. Bu gün elastik bir yapıdaki kuvvet ile yer değiştirmenin lineer olarak birbirleri ile ilgili olduklarını, yani lineer elastikiyet teorisini İngiliz Robert Hook’un bulduğu belirtilir. Oysa Sinan ondan önce bu teoriyi eserlerinde uygulamayı başarmıştı. Yine Mimar Sinan büyük ölçüde statik yük altında gözenekli katılardaki suyun tazyikle sıkıştırılması yolunu da ilk defa açmıştı. Oysa bu 20 nci yüzyılda Karl Terzaghi tarafından ortaya atılan konsolidasyon teorisinin konusu içerisinde yeniden ele alınmıştır. Dr. Terzaghi, sadece Sinan ve talebelerinin ilmi prensipleri ve üstün sanat kabiliyetleriyle yaptıkları eserleri ortaya çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda konsolidasyon teorisini formüle etmesine imkan tanıyan inşaatçılığa ait bilgi ve ilgili dokümanları da bulmuştu. Sinan, sadece temel toprağının kuvveti ile yer değiştirme arasındaki lineer alakayı bulup kullanmakla kalmamış, aynı zamanda gerilme ile mukavemet ifadelerini de ilk defa kullanan mimar olmuştur. Mimar Sinan’ın böyle bir şeyi, Karl Terzaghi’nin konsolidasyon teorisini formüle etmesinden dört yüz sene önce düşünmüş olması, onu, gelmiş geçmiş en büyük bilim adamları arasına dahil eder.

Mimar Sinan'ın mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar Halep’te Hüsreviye Külliyesi, Gebze'de Çoban Mustafa Paşa Külliyesi ve İstanbul'da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesi'dir.

Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser ise, O'nun sanatının gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrıca imaret, tabhane (mutfak), kervansaray ve bir sokak ile ayrılmış medrese bulunur.

Kanuni ölen oğlu Şehzade Mehmet anısına bir cami yaptırmak ister. Böylece Sinan’ın çıraklık eserim dediği Şehzade Cami ortaya çıkar. Ama her devirde olduğu gibi o zamanda dehaları kıskanan ve çamur atmak isteyen insanlar kuşkusuz vardı. Bu insanların varlığı ve çıkarılan dedikodular Kanuni ve Sinan’ı çok kez karşı karşıya getirmiştir. Bunlardan ilki Şehzade Camii’nin yapım aşamasında yaşandı. Padişaha, Sinan’ın camide alem yaptığı söylenince Kanuni camiye hışımla gitti. Gerçekten de Sinan caminin ortasında oturmuş nargile içiyordu. Padişah hırsla yürüyünce ayağa kalkan Sinan ona bakın der gibi işaret etti. Kulaklarında borularla kubbe çevresinde aşağıdan gelen sesleri (nargile sesinin gelip gelmediğini) dinleyen bir gurup işçi vardı. Sinan akustiği ayarlıyordu.

İstanbul’un büyük su sıkıntısı içine düştüğü 16. yüzyılda Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile Kırkçeşme adı ile bilinen su tesisini gerçekleştirdi. Kâğıthane ve Alibeyköy vadi ve sırtlarından toplanan sular, bir çok su kemeri ile İstanbul’a taşınmış ve şehrin su ihtiyacı giderilmişti. Bu kemerler arasında yer alan Mağlova su kemeri, özellikle mimarlık ve mühendislik yaklaşımı açısından bir şaheser sayılır. Dünyadaki su kemerleri arasında eşsiz bir örnek olan Mağlova, Sinan’ın mühendislik referansı için büyük bir belge niteliğindedir. İşte Sinan’ın Kanuni’ye  ikinci kez şikayet edilmesi ise bu “Kırkçeşme” projesinde ortaya çıktı. İstanbul’a su getirmek için düzenlediği proje, kendini kıskananlarca “O su yolu değil ayak yolu bile yapamaz” şeklinde yorumlanmış ve projenin ne denli ütopik olduğu üzerinde durulmuştu. Devletin parasının boşuna harcandığı Kanuni’ye ikide bir söylenince Kanuni, Sinan’ı ziyaret etmiş ve projenin ayrıntılarını yerinde görerek iyice dinler. Projeye güvenen Kanuni, Sinan’ı serbest bırakır ve Sinan suyu İstanbul’a taşıyan kişi olur. Bu sefer de dedikoducular suyun taze olmadığını, bayat olduğunu ileri sürerler, fakat padişah bu söylenenlere aldırış etmez. Hatta sonuçtan öyle memnundur ki Sinan’a bu hizmeti için kendisinden bir şey dilemesini söyler.

Mimar kendi evine özel bir su tesisatı yapılmasını isteyince Kanuni buna izin vererek gerçekleştirir, ama yapılan bu özel uygulamayı belgelemez. Sinan’ı kıskananlar yıllar sonra Kanuni’nin torunu III. Murad devrinde Sinan’ın kaçak yollardan evine su tesisatı getirdiğini ve yargılanması gerektiğini söylerler. Elinde bunun kendisine Kanuni’den bir hediye olduğu ispatlayacak belgesi olmayan Sinan o yaşlı haliyle zor duruma düşer.

İkinci eseri Süleymaniye Camii ise, Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Yirmi yedi metre çapındaki büyük kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanın üzerine gayet nisbetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Sükûnet ve asaleti ifade eden bu sade ve ahenkli görünüşü ile Süleymaniye Camii, olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir. Sekiz ayrı binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih Camii ve Külliyesinden sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur.

Sinan mimari çalışmalarınıda aynı anda pek çok işi birlikte yürütürdü. Mesela kalfalık eserim dediği Süleymaniye camini yaparken aynı zamanda Fenerbahçe Sarayı, Kırkçeşme su kanalı projesi ve başka pek çok projeyle aynı anda ilgileniyordu. Bu durum da onu Kanuni’yle karşı karşıya bırakmıştı. Hatta kendi ağzından yazılan hayat hikayesi “Tezkiretü’l Bünyan” isimli eserde Kanuni’ye ilk başta kırıldığını ifade eder. Sinan’ı kıskanan bir grup insan padişaha sürekli gidip Sinan’ın Süleymaniye Cami yerine sürekli başka işlerle ilgilendiğini ve Cami inşaatını ihmal ettiğini söylerler. Hatta yapılan kubbenin her an düşme tehlikesi içerdiğini anlatırlar.

Söylentilerle sinirlenen Padişah öfkeyle gidip Sinan’a “Neden benim camimle ilgilenmeyip mühim olmayan şeylerle uğraşıyorsun. Ne zaman bitecek bu bina? Yoksa sen bilirsin” deyince Sinan çok kırılır, üzüntüyle “İki ay içinde bitecek padişahım” der. Buna hem padişah hem de beraberindekiler şaşırıp kalırlar. Mevcut durumunu gördükleri koca binanın iki ay içinde bitmesi mümkün değildir. Padişahın maiyetindekilerden biri Sinan’ı korumak için “Sen padişahın dediğini anladın mı? Ne zaman kapısı kapanacak diye soruyor” deyip Sinan’ın geri adım atmasını istemiş ama Sinan yeniden “İki ay dolunca bitmiş olacak” diye yanıtlayıp geri adım atmamıştır. Bunun üzerine padişah “Ağalar, Mimarbaşı’nın ne dediğine şahitsiniz” demiş ve oradan ayrılmıştır. Olay sarayda duyulunca herkes Sinan’ın can korkusundan aklını kaçırdığına, cinnet geçirdiğine hükmeder. Hatta Hazinedarbaşı cinnet geçiren birinin Süleymaniye Camiini yapamayacağı ve paraları boşu boşuna harcayacağı korkusuyla Sinan’ı huzura çağırır. Ona camiyi ne zaman bitireceksin diye sorar. Sinan iki ay içinde der. Eğer iki ay yerine başka bir zaman dilimi söyleseydi, Sinan farklı farklı konuştuğu için dengesizlikle suçlanacak ve işi elinden alınacaktı. Ama hem padişaha hem de kendisine aynı süreyi söylemesini Hazinedarbaşı “ Endişelenecek bir şey yok kendisine gayret gelmiş” diye açıklar.

Sinan bu iki ay boyunca gece ve gündüz çalışır ve Süleymaniye Camii inşa olunur. Zaman darlığı yüzünden hiçbir şeyi üstünkörü yapmaz. Süleymaniye’nin her şeyi uyum ve estetik içindedir. Hatta ondaki bu uyumu gören günümüz yabancı araştırmacılar o tarihte böyle bir mimari bilginin olamayacağını söylerler ve Sinan için “uzaydan gelmiş gibi” tanımı kullanılır.

Mimar Sinan'ın üçüncü ve en güzel eseri ise, seksen yaşında yaptığı Edirne Selimiye Camii'dir. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan Selim adına yapılan bu camide, mimarın tüm maharetleri ortaya dökülür. Selimiye’yi yaparken Hıristiyan mimarların “Dünyada Ayasofya’nın kubbesinden daha büyüğünün yapılamayacağı hele hele de bunu Müslümanların hiç yapamayacağını” söylemesi Sinan’ı asıl şevklendiren unsurlardır. Ve Selimiye ile Mimar Sinan, Ayasofya’yı geride bırakır. En büyük kubbe artık Selimiye’dedir. Selimiye'nin kubbesi, Ayasofya’nın kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50 metre çapındaki kubbe, sekizgen şeklindeki gövde üzerine oturur. Üç şerefeli ince minarelerine üç kişi aynı anda birbirini görmeden çıkabilmektedir. Sinan bu camiin ustalık eseri olduğunu ve bütün sanatını Selimiye'de gösterdiğini belirtmektedir. Mimar Sinan’ın, Selimiye’yi yaparken ona manevi manalar yüklediği de rivayet olunur. Tek olan büyük kubbe; Allah’ın birliğine, geniş olması; Hıristiyan mimarlara galip gelindiğine, 5 kademeli cami pencereleri; İslam’ın 5 şartına, 4 vaaz kürsüsü; 4 ehli sünnet mezhebine, Selimiye külliyesinin 32 kapısı; İslam’ın 32 farzına, arka minarelerde 6 yolun olması; imanın 6 şartına, minarelerindeki 12 şerefenin; camiyi yaptıran padişahın 12. padişah olduğuna işaret ettiği söylenir.

Mimar Sinan, gördüğü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiş, fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatını devamlı geliştirmiş ve yenilemişti. Kendinden önceki bir çok yapıyı da restore ederek, yıkılmalarını önlemiş ve bunların günümüze ulaşmalarını sağlamıştır. Bunların içinde, dünyanın da ilgisini çeken Ayasofya, Sinan’ın onarımları sayesinde günümüze taşınmıştır. Ayasofya’yı saran kalın ve Sinan klasiğine özgü masif payandalar, yapının zayıf noktalarını besleyen destekler, onun marifetiyle gerçekleşmiştir. Eserlerindeki sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalın değildir. Kullandığı bütün mimari unsurlarda bu hesap özellikle dikkati çeker.

Mimar Sinan aynı zamanda bir şehircilik uzmanıdır. Yapacağı eserin, önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük başarı göstermiş ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleştirmiştir.

Bilinen ve kayıt altına alınmış eserlerini saymaya kalktığımızda, 84 camii, 52 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen, 48 hamam olmak üzere toplam 365 adet harika yapı önümüze çıkar.

Mimarın bu eserlerini mesleki yönden inceleyenler, Sinan'ın depreme karşı bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldığını söylemekteler. Bu tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır. Sadece Sinan'ın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları emilerek, etkisiz hale getirilir. Yine yapıların zemininin sağlamlaşması için kazıklarla toprağı sıkıştırmış dayanak duvarları inşa ettirmiş, Süleymaniye'nin temelini, temelin zemine tam olarak oturmasını sağlamak için 6 yıl bekletmiştir.

Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon sistemi de kurar. Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülür. Ayrıca yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmıştı. Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır. Buhar tahliye ve rutubet kanalları drenaj kanallarına bağlı olarak uygulamaya konulmuştu.

İşte Sinan'ın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden Mimar Abdülkadir Akpınar'ın söyledikleri: "Karşılaştığım bir özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinan'ın eserlerinde en ufak bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiş. Çünkü yapıyı her şeyi ile bir bütün olarak ele almış. Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş. Örneğin Sinan Kur'an-ı Kerim'de geçen "Biz dağları yeryüzüne çivi gibi gömdük..." ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil, matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinan'ın yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir.”

Osmanlı İmparatorluğu beş kıtada at koşturup ‘Nizâm-ı âlem’ derdindeyken sanatı, kültürü ve en önemlisi şu ana kadar dimdik ayakta olan mimarisini de ihmal etmedi. İşte Mimar Sinan’da, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamış, I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Mimari bir deha olan Mimar Sinan Avrupa ve Asya da Osmanlı imparatorluğunun mührünü her bölgeye bastı. Alınan topraklara Türk sanatının ruhu kazındı. Bu nedenle etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. 1982'de İstanbul'daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çekirdek olmak üzere oluşturulan yeni üniversiteye onun adı verilmiş, 15.11.2001 tarihinde darphane tarafından üzerinde Sinan’ın doğum ve ölüm yılları ile ismi yazılı, kendisinin ve bazı eserlerinin kabartma bir figürü bulunan 999 ayar gümüşten, beheri 7,5 milyon TL. olan 60 bin adet hatıra-koleksiyon para bastırılarak halka arz edilmiştir. Ayrıca muhtelif tarihlerde, çok sayıda, çeşitli eserlerini gösteren posta pulları bastırılmıştır.

Yüksek Mimar Gözde Ramazanoğlu’nun, Kültür Dünyası Dergisi’nin Nisan 1998 tarihli 12 nci sayısındaki tespitleri şöyle:
“…Eğer Mimar Sinan suyu uygun eğimle alıp kilometrelerce kaçaksız kayıpsız getirip İstanbul’da 40 ayrı merkezden dağıtabiliyorsa, Mimar Sinan, su yolu uzmanı sayılmalıdır ki, Kırkçeşme suları öyledir.
Eğer Mimar Sinan yaptığı binada kubbe kullanıyorsa; kubbe sesi en güzel çınlatan formsa ve Sinan’ın binasında ses hem çoğalıp hem çınlamıyorsa, hem büyük mekanlarda bile silinip yok olmuyorsa Sinan akustik uzmanıdır ki inşa ettiği bütün camiler böyledir.
Eğer Mimar Sinan’ın yaptığı binalarda temel oturması, denize kayma (Azapkapı Sokullu Mehmet Paşa Camiindeki gibi), bitişiğinde Atatürk Köprüsü ağırlığında bir yapı oturduğu halde zemin statiğinde hareket olmuyorsa, Sinan zemin statiği konusunda uzmandır ki örnekler bunu göstermektedir.
Eğer Sinan yapısı yalı camilerinde hiç rutubet olmuyorsa; Süleymaniye Caminde aspiratör olmadığı halde lambalardan çıkan is bir merkezde toplanıyorsa ve ters rüzgarda içeriye geri dönmüyorsa, Sinan bir havalandırma uzmanıdır.
Eğer Sinan’ın yaptığı camilerde ibadet seviyesinde gündüz güneş ışığının aydınlığı ile akşam kandillerin ışığının aydınlığı aynı değeri veriyorsa, Sinan aydınlatma uzmanıdır ki böyle olduğunu ispatlamıştır....
Eğer Sinan Edirne Selimiye camini, 16.yy’da yapmışsa ve bundan sonrada  300 yıl daha taş bina inşa edilmesine rağmen Selimiye “Dünya taş yapı mimarisinin zirvesi “ kabul ediliyorsa, 1988 yılında Uluslararası Kubbe Sempozyumu için dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kubbe uzmanı Mühendis Profesörler, Edirne Kapı Mihrimah Sultan Camiini yeni bina hem de betondan zannediyorsa, Sinan’ın mühendislik zekası tartışılmaz... “

Mimar Sinan, bir büyük imparatorlukta, imparatorluğun yapısına uygun olarak çok yönlülüğü içeren bir sistemin yöneticisidir. Yönetici-mimar-mühendis-kent plancısı-eğitimci olarak, çağın imkanlarını sonuna kadar kullanan, sürekli kendini yenileme ortamı oluşturma yolunda yöntem geliştiren, geçmişi, gününü, geleceği belirli bir süreklilik duygusu içinde dikkate alan bir tasarımcı ve uygulama insanıdır. Hassa Mimarlar Ocağı’nın başında bulunan bir kişi olarak da, imparatorluğun konusu içine giren tüm eylemlerinin sorumlusudur. Kısacası, çok yönlü bir kimliğe sahip, düşünceyi uygulamaya dönüştürme becerisini aralıksız sürdürebilen, Allah’(c.c)ın yetenek ve beceri özellikleriyle süsleyerek yarattığı kullarından birisidir.

Mimar Sinan ve eserlerini bir program süresine sığdırmak tabiî ki mümkün değildir. Yeni nesle Sinan ve onun gibileri anlatmak, onlar gibi olabilmelerini sağlamak için topyekun bir çalışma içerisinde olmanın gerektiğini bir kere daha hatırlatarak hepinizi Allah’(c.c)a emanet ediyoruz.

Kaynakça                                                                     :
“Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi” Şaban Döğen
“Müslüman Bilim Adamları” Türkiye Gazetesi Yayınları
Alimler ve Sanatkârlar, Ahmed Refik, Kültür Bak. Yayınları, 1980;
Rehber Ansiklopedisi C. 12, Türkiye Gazetesi Yayınları;
Aksiyon Dergisi 15-21 Ocak 2000 sayısı  Haşim Söylemez'in "Sinan Depremi Çözmüştü" başlıklı yazısı.
http://www.sadabat.net/alim/mimarsinan.htm
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=315
http://my.ksu.edu.tr/~ilkerbek/?page_id=51
http://www.kayseri.gov.tr/scripts/script.asp?fx=kayserili_mimarsinan&basx=Mimar%20Sinan
http://www.efsaneler.com/dispefsane.asp?ei=882&kt=11
http://www.mimarsinan.bel.tr/m_mimarsinan.asp
http://www.historicalsense.com/Archive/sinan1_1.htm